Dünya, hızla İkinci Dünya Savaşı'nın yaralarını sararken, Türkiye de, çok partili hayata geçmek ve demokrasiyi daha güçlendirmek için mücadele ediyordu.
Bu ortamda, demokratik düşüncelerin üzerindeki baskıları anlatan bir köşe yazısını okulda yaydığı için Cafer'de Trabzon'da lise hayatından uzaklaşıyordu.
Okul olmayınca iş olmalıydı.
1947 yılında Trabzon Belediyesi'nin emekleme aşamasında ve sınırlı sayıda araçla sınırlı güzergahlarda sağlanan toplu ulaşım otobüsleri için açmış olduğu şoförlük sınavını kazanarak işe başlamıştı.
Artık eli ekmek tutuyordu.
Evlenme yuva kurma vakti gelmişti. Eve her girişinde annesi Esma konuyu açıyordu:
"Oğlum, komşu Gülizar ablanın kızını gördün mü?"
Cafer annesinin niyetini bilir ama bilmiyormuş gibi sorardı:
"Hangi Gülizar, anne?"
"Şu arka sokakta oturanlar var ya."
"Anne çıkar ağzındaki baklayı... Yine bana kız mı buldun?"
"Eh işte oğlum... Vakti geldi."
"Anne bırak bu işleri. Ben bu mahalleden evlenmeyeceğim. Tanımadığım biri olacak." dedi.
"Olur mu öyle? Bilmediğimiz kapıya nasıl gideriz?"
"Öğreniriz, annem benim."
Mayıs ayı ile birlikte gençlik bayramı kutlamaları başlamıştı.
Cafer de belediye otobüsü ile sporcuları taşıyordu.
Bayrama yakın bir günde sporcuları Akçaabat çıkışına getirmişti ki araba arıza yaptı.
Arabayı yolun kenarına çekti.
Ön kaputu açtı ki motor su kaynatmış. Arabadaki sporcular ne olacağını sorup duruyordu.
"Yahu bir durun. Bu motor soğumadan bir yere gidemeyiz." dedi Cafer.
Yolun altındaki denizi gösterdi.
"Gidin şu deniz kenarında biraz vakit geçirin." dedi.
Onları gönderince kendisi de işine baktı.
Yolun karşısındaki evin yanındaki çeşmeye gitti. Elindeki ibriği şu dolduracaktı. Evden 16 yaşlarında bir kız çıktı.
"Abi ne oldu, arabanıza?" diye sordu.
Cafer başını kaldırdı ve soruyu soran ufak tefek görünümlü kıza baktı.
"Araba su kaynattı. Soğumasını bekliyorum. Biraz soğuyunca bu su ile takviye yapacağım." dedi.
Kız suyun başındaki ince, uzun boylu, sarışın Cafer'e bakıyordu. Cafer de bir an kıza baka kaldı. Ne diyeceğini bilemedi.
"İsmin ne senin?" dedi.
"Fethiye," dedi. "Ne olacak ki?" diye de sordu.
Cafer bir şey diyemedi. İbriğin dolup taşdığını fark etti. İbriği aldığı gibi otobüsün yanına gitti. Akşam eve gelince annesi ile konuşmaya başladı:
"Anne!"
"Sen bir şey söylemek istiyorsun." dedi Esma.
"Anne, babamın bir Akçaabatlı arkadaşı var ya."
"E, ne oldu?"
"Ben bugün Akçaabat çıkışında Yaylacık denen yerde yolun kenarındaki evde Fethiye isminde bir kız gördüm."
"Şu yakındaki kızlar bitti de daha Akçaabatlara bilmediğimiz, tanımadığımız kızın peşine mi gideceğiz?"
"Anne, dedim ya tanımadığımız yerden kız alacağım. Hem babamın arkadaşı Akçaabatlı Hasan dayı var ya o oraları bilir, tanır. Ne olur babam bir sorsun."
"İnadın tuttu, uzaktan, yabancı olacak diye...
"Anne..."
"Tamam." dedi sadece Esma.
Uygun bir vakitte Esma her şeyi Sait'e anlatır. Sait sadece "Hasan'a bir soralım bakalım, kimdir, nedir?" der.
Birkaç hafta sonra Sait, Esma'ya konuyu açar.
"Geçen şu dediğiniz kızı, Hasan'a sordum."
Esma çok heyecanlı idi, bir an anlatmasını istiyordu.
"Ee, ne dedi, ne dedi?"
"Bir susarsan anlatacağım."
"Sustum işte. Haydi anlat. Kimmiş bu kız? Kimin neyi imiş?"
Susacağım dediği halde heyecandan hala konuşan Esma'yı, Sait'in sert bakışı susturdu.
"Bizim Hasan'ın hısımlarının kızı imiş. Çok iyi aile imiş. Hasan ailesinin ve kızın ağzını da aramış. 'Çocuklar anlaştıktan sonra niye olmasın.' demişler."
"Çok iyi o zaman, bir misafirliğe gideriz artık."
"Artık siz hanımlar gider görüşürsünüz."
Gidildi, görüşüldü ve 1948 yılında yapılan düğün ile Fethiye, mütevazı eve gelin olarak adım attığında, kapının eşiğinde bir an duraksadı.
İçeri girmeden önce başını hafifçe eğdi; sanki geride bıraktığı çocukluğuna sessizce veda ediyordu...