Yağmur mevsimlerindeki soluk ve solgun günlerden hep ürperirim.

Yağmurun bereketine inat bir de kasveti vardır.

Şimdi düşününce o kasvetin aslında kirli ve soluk bir mahallede yaşamak yüzünden olduğunu anlıyorum.

İzmir’de yağmur sabır sınar gibi uzun yağardı.


Pencerelere çarpan bazen gürültülü, bazen usturuplu yağmur, çatılarda duyduğum çıtırtı, sokaklarda ıslanmaktan korkunun yarattığı telaş.

Çatı altlarına, kuytu köşelere sığınmış sokak kedileri, şemsiyelerin renkli koruması altında evlere, dükkanlara akan insan manzaraları.

İşportacıların paçalarından akan yağmur, eve ekmek götürmenin kıymetli telaşı.

Ben penceremden baktığımda yağmurun soğuğu sanki yüreğime çarpardı.

Gençliğimde İzmir’de yağmur günler boyunca sürerdi.

Artık kışın sonları, odamın kösesinde yanan ve tüm evin tekgaz sobasının sıcaklığına uyanırdım.

Pazar sabahları, anam erkenden kalkar, sobayı yakar, mutfakta hazırlığına başlardı.

O tek soba, belki çokça da yokluk, sadece oturma odasını ısıttığı için ilk başlarda mutfak çok soğuk olur sıkı sıkıya giyinen anam mutfak, çayın buharından, pişen yemeklerden ısınınca üzerindekileri mutfak masasının sandalyesine yerleştirir, radyoyu açar sabah radyoda pazar programını dinlerdi.

Önce babam kalkardı ve mutfakta hummalı bir konuşma ile uyanırdık.

Garip belki ama neredeyse her pazar, gaz sobasının gazı bitmeye yakın olur, babam sobanın arkasındaki depoyu çıkarır balkonu açar, balkondaki gaz bidonunun altındaki musluğu açıp gazı doldurur, sobayı yeniden yakardı.

Sokağın gürültüsü başlamadan, simitçiler, boyozcular, zeytinyağı satan sarı bıyıklı köylüler, domates ve sebze satıcıları, cızırtılı hoparlörler ile sokaktan geçerlerdi.

Haftanın neredeyse tek dinlenme gününde gecekonduların sıvası ve boyası dökülmüş, camları çatlak pencerelerinden dışarıyı seyreden yorgun yüzlü kirli sakallı adamlar, çocuklarının peşinden dışarıya çıkmak zorunda kalan kadınlar, bu satıcılar ile gürültülü alışverişler yaparlardı.

Belki yine yokluktan çok nadir babam da iner ve boyoz simit alır, kahvaltıda anamın yaptığı pişiler o hafta unutulurdu.

İzmir yağmaya başladı mı günlerce yağardı.

Serin mutfakta anam kahvaltıyı hazırlayınca çağırır hepimizi, masanın üzerinde en güzel ege zeytinleri, Trakya’nın peyniri, dedemin Malatya’dan getirdiği torba sucuğu, babamın yaptığı salata ve bardaklarda tavşan kanı çay.

Kahvaltıda neşe, radyoda nihavent faslı. Soğuk uyanılan bir sabah, sıcak sohbetler ve kahkahalar ile masanın etrafında bir kahvaltı ile biterdi.

Benim yattığım oturma odasında gaz sobası ısıtmış olurdu odayı. Anam yatağı toplar, televizyon açılır, hep bir kovboy filmi olur, babam o çok sevdiği kabak çekirdeğini önüne koyar ve filmi seyretmeye başlardı.

Mutfaktaki işi biten anam da gelir ve filmi sorar babam kısaca anlatırdı.

İzmir’de yağmur yağmaya başladı mı günlerce yağardı. Hızlıca giyinir aşağıya inerdim.

Üzerimde babamın askerliğinden kalan parka.

Otobüs durağı yakın, evden çıkar çıkmaz yüzüme vuran rüzgâr ve ıslatan yağmur.

Otobüs dar caddelerden geçer, sert rampalardan iner, o gecekonduların, soluk çamurlu ve kirli mahallelerin yerini, temiz büyük caddeler, varyant’ın kalabalık trafiği ve konağın gürültülü karmaşası alırdı.

Konak meydanında otobüs durakları, dolmuş muavinlerinin şamatası,

Alsancak vapurunun düdüğü, sigara satanlar, sandviç büfeleri. Kirli şekilsiz bir köprüyü geçince Kemeraltı’nın mahşeri kalabalığı.

Ben her yağmurlu İzmir pazarı işte bu kalabalıkta kaybolmayı çok severdim.

İzmir’de yağmur hep inadına yağardı. Sokaklarda sevgililer sarılsınlar birbirine diye soğuk, ıslanmaktan kaçılamasın diye devamlı yağardı.

Babam ve anam evde bir filmde ve televizyon başında uyuklar, caddelerde satıcılar telaşlı, körfezde vapurlar kalabalık olurdu, ben Kemeraltı’nda kaybolurdum.