Geldik, gidiyoruz işte… Geride ne bırakıyoruz, bir bakalım. Neyin peşindeyiz, neyin hayalindeyiz? Bunca telaşımız, bunca koşuşturmamız, uğruna geceleri uykusuz kaldığımız şeyler gerçekten ne kadar değerli? Bir gün biteceğini bildiğimiz bu hayatı, sanki hiç bitmeyecekmiş gibi yaşıyoruz. Yarınlara öyle çok şey biriktiriyoruz ki bugünün güzelliklerini yaşamayı unutuyoruz.
Bir düşünün…
Daha çok kazanmak için ömrümüzü veriyoruz, daha iyi yaşamak için huzurumuzdan oluyoruz. Bir evimiz olsun istiyoruz, sonra daha büyüğünü hayal ediyoruz. Bir arabamız olsun diyoruz, ardından daha yenisinin peşine düşüyoruz. Bir yerlere gelmek, bir şeylere sahip olmak, insanlara kendimizi kanıtlamak için didinip duruyoruz. Ama bütün bu koşuşturmanın içinde kendimize hiç sormuyoruz: Biz bu hayatı mı yaşıyoruz, yoksa hayatı yaşamak için mi sürekli bir şeylerin peşinden koşuyoruz?
Geldik, gidiyoruz işte…
Dün çocuktu gözlerimiz, bugün aynalarda yaşımızı arıyoruz. Bir zamanlar dağları aşacak gücümüz vardı; şimdi bir hatıranın içinde dinleniyoruz. Dün peşinden koştuğumuz hayaller, bugün geride bıraktığımız yıllara karışıyor. Bir zamanlar hiç bitmeyecek sandığımız günler, takvim yaprakları gibi birer birer düşüyor ömrümüzden. Ve biz, her düşen yaprakla biraz daha anlıyoruz hayatın ne kadar kısa olduğunu.
Ne çok insan geçti hayatımızdan… Kimi bir ömür kalacak sandık, bir gün vedasını bile duyamadan gitti. Kimi bir söz bıraktı yüreğimizde, kimi bir yara, kimi de yıllar geçse de unutulmayan güzel bir hatıra… Bazılarına kırıldık, bazılarını kırdık. Söylemek isteyip söyleyemediklerimiz, sarılmak isteyip sarılamadıklarımız, bir türlü fırsat bulamadığımız özürler kaldı içimizde.
Oysa hayat, ertelenemeyecek kadar kısa, pişmanlıklarla taşınamayacak kadar ağırdı.
Şimdi dönüp geriye bir bakalım. Kaç insanın gönlüne dokunduk? Kaç yaraya merhem olduk? Kaç kişinin yüzünde bir tebessüm bırakabildik? Bizden geriye kaç güzel söz, kaç iyilik, kaç dua kalacak? Ardımızdan adımız anıldığında insanların yüreğinde nasıl bir iz canlanacak?
Çünkü insanın geride bıraktığı, sahip olduğu malların çokluğundan ibaret değildir. Asıl miras; bir yetimin başını okşamak, bir garibin elinden tutmak, bir gönlü incitmek yerine ona merhem olmak, kimsenin görmediği yerde bile iyilik yapabilmektir.
Bir gün gelecek, bugün vazgeçilmez sandığımız işler başkalarının ellerinde devam edecek. Bizim oturduğumuz koltuklarda başkaları oturacak, yürüdüğümüz yollardan başkaları geçecek. Adımızı bilenlerin sayısı azalacak, sesimiz hatıraların arasında kaybolacak. Dünya, yokluğumuza alışacak. Güneş yine doğacak, akşam yine olacak, hayat yine akıp gidecek.
Peki, biz neyin kavgasını veriyoruz?
Üç günlük dünya için kalpler kırmaya değer mi? Bir avuç dünya malı uğruna kardeşlikleri tüketmeye, dostlukları bitirmeye, sevdiklerimizi ihmal etmeye değer mi? Haklı çıkmak uğruna gönül yıkmaya, gururumuzdan vazgeçemediğimiz için özlediğimiz insanlara bir telefon bile açmamaya değer mi?
Bazen bir insanı kaybettiğimizde anlıyoruz, onunla geçireceğimiz zamanın ne kadar kıymetli olduğunu. Bazen bir mezar taşının başında öğreniyoruz, dünyanın bütün zenginliklerinin bir insanın yokluğunu dolduramayacağını. Bazen de içimizde büyüyen bir özlem, bize hiçbir şeyin sonsuza kadar bizim olmadığını anlatıyor.
Keşke hayat bize bazı gerçekleri bu kadar geç öğretmese…
Keşke sevdiklerimiz yanımızdayken kıymetlerini bilsek. Bir çay içmenin, birlikte gülmenin, aynı sofrada oturmanın, bir ses duymanın ne büyük nimet olduğunu anlayabilsek. Çünkü bir gün gelecek, bugün sıradan bulduğumuz anları dünyanın bütün zenginliklerine değişmek isteyeceğiz. Ama zaman geri dönmeyecek, gidenler geri gelmeyecek.
Öyleyse neyin peşindeyiz, neyin hayalindeyiz?
Elbette hayal kuralım, çalışalım, üretelim, geleceğimiz için mücadele edelim. Ama bütün bunları yaparken insanlığımızı kaybetmeyelim. Başarı uğruna huzurumuzu, para uğruna sevgimizi, gururumuz uğruna dostluğumuzu feda etmeyelim. Yarınlara hazırlanırken bugünü elimizden kaçırmayalım.
Çünkü hayat yalnızca varılacak bir yer değil, yürürken hissedilecek bir yolculuktur. Mutluluk da her istediğine sahip olmak değil, sahip olduklarının kıymetini bilmektir.
Belki herkesin hayali farklıdır. Kimi zengin olmak ister, kimi makam sahibi… Kimi uzak diyarlara gitmenin, kimi huzurlu bir yuvanın hayalini kurar. Ama günün sonunda hepimizin aradığı şey birbirine benzer: Biraz huzur, biraz sevgi, biraz anlaşılmak ve içimiz rahat bir şekilde başımızı yastığa koyabilmek…
İnsan yaş aldıkça anlıyor; bazı şeylerin fiyatı var ama değeri yok, bazı şeylerin ise fiyatı yok ama değeri bir ömre bedel. Bir annenin duası, bir babanın gururla bakan gözleri, bir dostun vefası, bir evladın sarılışı, sevdiğinin sesi… Bunların hiçbirini dünyanın bütün servetiyle satın alamazsın.
Ve bir gün, herkes gibi biz de bu yolculuğun sonuna yaklaşacağız. Belki geride tamamlanmamış hayallerimiz, yarım kalmış cümlelerimiz, içimize attığımız nice sözümüz olacak. Belki de dönüp baktığımızda, uğruna yıllarımızı verdiğimiz birçok şeyin aslında o kadar da önemli olmadığını göreceğiz.
İşte o gün geldiğinde, keşke daha çok sevseydim, daha az kırılsaydım, daha çok affetseydim, daha güzel yaşasaydım dememek için bugün kendimize bir iyilik yapalım.
Bir gönül alalım. Bir hatır soralım. Bir özür dilemek gerekiyorsa gururumuzu bir kenara bırakalım. Sevdiklerimize onları sevdiğimizi söyleyelim. İyiliği yarına bırakmayalım. Çünkü yarın, herkes için verilmiş bir söz değil.
Geldik, gidiyoruz işte…
Ne getirdik ki dünyaya, ne götüreceğiz? Bir avuç toprak, birkaç hatıra, bir de yaşarken bıraktığımız izler…
Önemli olan ne kadar yaşadığımız değil, yaşadığımız yıllara ne sığdırdığımızdır. Kaç evimiz olduğu değil, kaç gönülde yer edindiğimizdir. Ne kadar yükseldiğimiz değil, yükselirken kimseyi ezip ezmediğimizdir. Ne kadar kazandığımız değil, kazandıklarımız uğruna neler kaybettiğimizdir.
Öyleyse gelin, biraz yavaşlayalım. Başımızı kaldırıp gökyüzüne, yüzümüzü sevdiklerimize, yüreğimizi kendimize çevirelim. Bir bakalım, hâlâ elimizde neler var, kimler yanımızda, hangi güzellikler bizi bekliyor…
Hayatın bütün yükünü omuzlarımızda taşımak zorunda değiliz. Herkese kendimizi kanıtlamak, her tartışmayı kazanmak, her hayale ulaşmak zorunda da değiliz. Bazen huzur için vazgeçmek, mutluluk için yetinmek, insan kalabilmek için susmak gerekir.
Unutmayalım ki bu dünya kimseye kalmadı, kimseye de kalmayacak.
Bir gün herkes gidecek. Geriye ya bir insanın yüreğinde açtığımız yara kalacak ya da bıraktığımız güzel bir iz…
Madem ki geldik ve gidiyoruz, öyleyse giderken ardımızdan güzel sözler söylensin. Birileri bizi hatırladığında yüzünde bir tebessüm belirsin. Birinin duasında adımız geçsin. Yokluğumuzda bile iyiliğimiz yaşamaya devam etsin.
Ve günün sonunda kendimize şu soruyu sorabilelim:
“Ben bu dünyadan geçerken, dünyaya ve insanlara ne kattım?”
İşte asıl mesele budur.
Çünkü ömür dediğin, başlangıcıyla sonu arasında geçen birkaç mevsimdir. Kimi baharını yaşar, kimi kışında üşür. Kimi gülerken ağlar, kimi ağlarken olgunlaşır. Ama herkesin hikâyesi bir gün tamamlanır.
Geldik, gidiyoruz işte…
Bari bu kısa yolculukta birbirimizin yükünü ağırlaştırmayalım. Birbirimizin yarasına tuz basmak yerine merhem olalım. Kırmak yerine onaralım, nefret etmek yerine anlamaya çalışalım, sahip olmak yerine paylaşmayı öğrenelim.
Çünkü sonunda yanımızda götüreceğimiz hiçbir şey yok.
Ama ardımızda bırakacağımız bir iyilik, bir dua, bir sevgi, bir güzel hatıra varsa…
İşte o zaman, bu dünyadan yalnızca geçmiş olmayız.
Bir insanın ömrüne dokunmuş, bir gönülde yaşamış ve geride güzel bir iz bırakmış oluruz.
Belki de hayatın bütün sırrı budur:
Nasıl geldiğimizden çok, nasıl yaşadığımız; ne kadar biriktirdiğimizden çok, geride ne bıraktığımız önemlidir