Bazı insanlar ölmez…

Sadece yaşamaktan vazgeçer.

Sokağa çıkar, yürür, konuşur, gülerler.

Kimileri onları mutlu sanır.

Oysa bazı gülüşler, içinde kopan fırtınaları gizleyen bir perdedir.

Yaşayan ölüler vardır bu hayatta.

Kalbi atar ama içinde umut kalmamıştır.

Gözleri bakar ama artık hiçbir şeyi görmek istemez.

Kulakları duyar ama duymak istedikleri tek bir sesi bir türlü işitemez.

Onlar da bir zamanlar çocuktu.

Hayalleri vardı.

Birine inanmış, birine güvenmiş, birini sevmişlerdi.

Sonra hayat, en zayıf yerlerinden vurdu onları.

Kimi sevdiğini toprağa verdi.

Kimi güvendiği insan tarafından yaralandı.

Kimi yıllarca verdiği emeğin karşılığını alamadı.

Kimi de kimseye anlatamadığı bir acıyı sessizce omuzlarında taşıdı.

Ve zamanla sustular…

Önce dertlerini anlatmayı bıraktılar.

Sonra beklentilerini…

En sonunda da kendilerini.

Artık kimseye kızmazlar.

Çünkü kızacak kadar bile güçleri kalmamıştır.

Kimseyi suçlamazlar.

Çünkü bazı kayıpların suçlusunun bulunamayacağını öğrenmişlerdir.

Sadece susarlar.

Geceleri herkes uyurken, onların içindeki geçmiş uyanır.

Eski bir fotoğraf, yarım kalmış bir cümle, duyulan bir şarkı, boş bir sandalye…

Ve bir anda yıllar önce gömdükleri acı, yeniden karşılarına çıkar.

İnsan bazen bir mezarın başında değil,

kendi evinin içinde de yas tutar.

Yanında insanlar vardır ama yalnızdır.

Sofrasında kalabalık vardır ama yüreği bomboştur.

Telefonu çalar ama beklediği kişi aramaz.

Kapısı açılır ama beklediği insan içeri girmez.

İşte o zaman anlarsın…

Ölüm yalnızca nefesin kesilmesi değildir.

Bazen insan, sevdiğini kaybettiği günün sabahında uyanır;

ama kendisinin de bir parçasını o mezarda bıraktığını fark eder.

Yaşayan ölüler işte böyle çoğalır.

Kalabalıkların içinde sessizce dolaşırlar.

Kimse onların hikâyesini bilmez.

Kimse gözlerindeki yorgunluğu fark etmez.

Çünkü insanlara hep güçlü görünmek zorundadırlar.

“İyiyim,” derler.

Oysa “İyiyim” bazen söylenebilecek en büyük yalandır.

Çünkü bazı insanlar iyi değildir.

Sadece alışmıştır.

Acıyla yaşamaya…

Eksikle yaşamaya…

Özlemle yaşamaya…

Yokluğa alışmaya…

Ve insanın en büyük yenilgisi de budur belki:

Acının geçmesini beklerken, acıyla yaşamayı öğrenmek.

Ama yine de…

Bir gün sabah olur.

Perdenin arasından içeri ince bir ışık sızar.

Belki bir kuş sesi duyulur.

Belki eski bir dost arar.

Belki hiç beklemediğin bir insan, sana “Nasılsın?” diye sorar.

Ve o küçücük soru, yıllardır kapalı duran bir kapıyı aralar.

İşte o an anlarsın:

Henüz tamamen ölmemişsin.

Çünkü hâlâ özlüyorsan,

hâlâ ağlayabiliyorsan,

hâlâ birini sevebiliyorsan,

hâlâ güzel bir şeyler için dua edebiliyorsan…

İçinde hâlâ yaşam vardır.

Belki kırılmışsındır.

Belki eksilmişsindir.

Belki eskisi gibi olamazsın.

Ama insan her zaman eskisi gibi olmak zorunda değildir.

Bazen yeniden doğmak,

eski hâline dönmek değil;

yaralarınla yaşamayı öğrenmektir.

Ve belki de gerçek ölüm,

kalbinin acı çekmesi değil…

Artık hiçbir şeye inanmamaya başlamaktır.

O yüzden, ey yaşayan ölüler…

Biraz daha dayan.

Çünkü hayat, en karanlık gecenin bile sabahını saklar içinde.

Belki bugün değil…

Belki yarın da değil…

Ama bir gün,

kalbinin üzerine çöken o ağır taş biraz hafifleyecek.

Ve sen, yıllardır unuttuğun bir şeyi yeniden hatırlayacaksın:

Yaşamak, sadece nefes almak değildir.

Yaşamak, bütün acılara rağmen yeniden “yarın” diyebilmektir.