Her kuşak, kendinden önceki kuşağı eleştirerek büyür. Her dönem, kendi doğrularını dünyanın tek gerçeği sanır. Ancak bugün yaşadığımız çağda öyle bir kuşak yetişiyor ki ne geçmişin tecrübelerine kulak veriyor ne de geleceğin sorumluluğunu omuzlarında hissediyor. Özgürlüğü başına buyruklukla, özgüveni ise kimseyi önemsememekle karıştıran bir kuşak…
Elbette her dönemin kendine özgü gençleri vardır. Gençlik sorgular, itiraz eder, değişim ister. Bunlar gelişmenin ve yenilenmenin doğal parçalarıdır. Fakat sorgulamak başka, her şeyi reddetmek başkadır. Özgür olmak başka, hiçbir kuralı tanımamak başkadır. İnsan, kendi hayatının kararlarını verirken başkalarının hayatına da saygı duymayı öğrenmelidir.
Bugünün bazı gençlerinde öyle bir anlayış gelişiyor ki büyüklerin sözüne tahammül yok, nasihate sabır yok, eleştiriye açık bir kapı yok. Herkes kendi dünyasında bir hükümdar, herkes kendi düşüncesinde bir otorite… Bir yanlışını söylediğinizde kabahat sizde, bir eksikliğini hatırlattığınızda düşman sizsiniz. Oysa insanı büyüten, her söylediğinin doğru kabul edilmesi değil, yanlışını görebilecek olgunluğa erişmesidir.
Eskiden insanlar bir sözün ağırlığını bilir, bir büyüğün tecrübesine değer verir, verilen emeğin kıymetini anlardı. Şimdi ise bazen bir mesajın cevapsız kalması, bir telefonun açılmaması, bir nasihatin dinlenmemesi bile sıradanlaştı. İletişim araçları çoğaldı ama gönüller arasındaki mesafeler de büyüdü. Herkes birbirine ulaşabiliyor fakat kimse kimseyi gerçekten dinlemiyor.
En acısı da özgürlük adı altında sorumluluktan kaçılmasıdır. İnsan istediğini söyleyebilir ama söylediği sözün hesabını da verebilmelidir. İstediği gibi yaşayabilir ama davranışlarının başkalarını nasıl etkilediğini de düşünmelidir. Çünkü özgürlük, başkasının hakkını çiğneme hakkı değildir.
Bir toplumun geleceği, yetiştirdiği gençlerin yalnızca eğitim düzeyiyle değil, ahlakı, vicdanı, saygısı ve sorumluluk bilinciyle de ölçülür. Diploması olup insanlığı eksik kalan, çok konuşup az dinleyen, her şeyi bildiğini sanıp öğrenmeye kapılarını kapatan insanların çoğaldığı bir yerde geleceğe güvenle bakmak kolay değildir.
Ancak bütün suçu gençlere yüklemek de haksızlıktır. Çünkü bu kuşağı yetiştiren aileler, eğitim veren öğretmenler ve içinde yaşadığımız toplumdur. Çocuklarımıza her istediğini almayı öğrettik ama her istediğinin olmayabileceğini yeterince anlatamadık. Haklarını öğrettik ama sorumluluklarını aynı kararlılıkla hatırlatamadık. Kendilerine güvenmelerini istedik ama başkalarına saygı duymalarının da en az özgüven kadar önemli olduğunu unuttuk.
Unutmamak gerekir ki başına buyruk olmak, başı dik olmak değildir. Asıl başı dik insan, kimsenin hakkına girmeden, kimseyi ezmeden, kendi doğrularını savunabilen insandır. Asıl güçlü insan, öfkesini kontrol edebilen, gerektiğinde özür dileyebilen, kendisinden yaşça küçük birinden bile bir şey öğrenebilecek kadar mütevazı olabilendir.
Gençler bizim geleceğimizdir. Onları susturmak değil, dinlemek; baskı altına almak değil, doğruyu göstermek; hayallerini kırmak değil, ayaklarını yere sağlam bastırmak gerekir. Fakat onların da özgürlüğün sınırsızlık, sevginin şımarıklık, saygının ise eski zamanlardan kalma bir alışkanlık olmadığını anlamaları gerekir.
Çünkü hayat, insanın yalnızca kendi istediği gibi yaşamasından ibaret değildir. Biraz başkasını düşünmek, biraz empati kurmak, biraz da kendinden önce yaşayanların tecrübelerine kulak vermektir.
Sonuçta mesele hangi kuşağa ait olduğumuz değil, nasıl bir insan olduğumuzdur.
Ne geçmişin bütün alışkanlıkları doğrudur ne de bugünün bütün yenilikleri yanlış. Ama hangi çağda yaşarsak yaşayalım, insanı insan yapan değerler değişmez: Saygı, sevgi, edep, merhamet ve vicdan…
Ve unutmayalım: Başına buyruk bir kuşak yetiştirmek kolaydır; kendi ayakları üzerinde durabilen, özgür ama sorumlu, cesur ama saygılı bir nesil yetiştirmek ise gerçek marifettir.
Çünkü insanın başına buyruk olması değil, başı dik ve vicdanı rahat yaşaması önemlidir.