Bugün televizyon kumandasını elinize alıp kanallar arasında kısa bir gezintiye çıktığınızda, kendinizi modern bir gladyatör arenasında bulmanız işten bile değil.
Bir yemek programında tabağa konan lezzetten çok masada savrulan hakaretleri; bir yarışmada sporcuların performansından çok birbirlerine kurdukları pusuları, güç gösterilerini izliyoruz.
Haber bültenleri ise artık bir bilgilendirme aracı olmaktan çıkıp, adeta birer "suç antolojisine" dönüşmüş durumda.
Peki, ekranlardan taşan bu öfke seli neden gündelik hayatımızın en doğal parçası haline geldi? Neden toplum olarak bu zehirli gürültüye bu kadar hapsolduk?
Aslında bu tablo küresel bir fenomendir; ancak içeriğin dozajı ve toplum üzerindeki etkisi, ülkelerin eğitim seviyesi ve ekonomik refahıyla doğrudan ilişkilidir.
Gelişmiş ülkelerde bu tür programlar "Trash TV" (Çöp TV) kategorisinde kalıp marjinal bir kesime hitap ederken, bizim gibi toplumlarda akşam kuşağının tamamını işgal edebiliyor.
Çünkü eğitim seviyesi yüksek toplumlarda "medya okuryazarlığı" gelişmiştir; izleyici bunun bir kurgu olduğunu fark eder ve "zaman kaybı" diyerek ekranı kapatır.
Ekonomik zorlukların yaşandığı toplumlarda ise bu içerikler bir nevi "afyon" görevi görür; insanlar kendi geçim dertlerini unutmak için başkalarının yapay kavgalarına sığınır.
Televizyon kanalları, reyting almak için biyolojik zaaflarımızı kullanıyor:
1. Negatiflik Önyargısı: Beynimiz evrimsel olarak hayatta kalmak için "olumsuz" olana odaklanır. Kavga başladığında beyin "Tehlike var, odaklan!" emri verir ve yapımcılar bizi bu zaafımızla avlar.
2. Zehirli Rahatlama: Kendi stresiyle yorulan birey, ekranda daha büyük krizler yaşayanları izleyerek "En azından benim hayatım o kadar kötü değil" yanılsamasına kapılır. Bu durum, toplumsal empatiyi yok eden bir kaçıştır.
3. Kurgulanmış Öfke: Ekranda gördüğünüz kavgaların çoğu doğal değildir. Yarışmacılar kasten "çatışmaya meyilli" kişilerden seçilir ve kamera arkasından kışkırtılır. Medeni sahneler "sıkıcı" diye çöpe atılırken, hakaretler başköşeye konur.
4. Korku Kültürü: Haber bültenleri cinayet ve şiddetle bir korku iklimi yaratır. "Dünya çok tehlikeli, ayrılma, izle!" mesajıyla toplumun ruh sağlığı reyting canavarına yem edilir.
Bir öğretmen olarak en çok canımı yakan nokta ise bu ekran kültürünün okul koridorlarındaki yansımasıdır.
Çocuklarımız, kitaplardaki gerçek kahramanlar yerine; ekrandaki o "kabadayı" karakterleri rol model alıyor.
Bugün okullarda kanayan yaramız olan “Akran Zorbalığı”, aslında her akşam velilerin evinde başköşeye oturttuğu o zorba karakterlerin birer kopyasıdır. Kendini ifade edecek kelimesi olmayan çocuk, ekrandaki kahramanı gibi yumruğuna sarılmaktadır.
Veriler tek bir sonuca çıkıyor: Kitap okuma oranının yüksek olduğu toplumlarda suç ve çatışma her zaman daha azdır.
Çünkü kitap okumak sadece bilgi değil, empati kazandırır. Kelime hazinesi zengin olan insan, derdini nezaketle anlatabilir. Kelimeleri susturduğumuz yerde, kaba kuvvetin sesi yükselir.
Çıkış yolu belli:
• Aileler, televizyonu bir "çocuk bakıcısı" olarak görmekten vazgeçmelidir.
• Müfredatta medya okuryazarlığına daha fazla yer verilmeli, kurgu ile gerçek arasındaki uçurum anlatılmalıdır.
• Her evde bir okuma saati olmalı; çocuğun eline verdiğimiz her kitap, bir akranının kalbine atılacak sevgi tohumudur.
• İzleyici olarak kavgayı değil, sanatı ve bilgiyi talep etmeliyiz.
Sonuç olarak; bir ülkenin gerçek kalitesi milli geliriyle değil, ekranlarındaki nezaketi ve kütüphanelerindeki yoğunluğuyla ölçülür. Çocuklarımızı reyting canavarının sofrasından kurtarıp, kitapların huzurlu dünyasıyla yeniden tanıştırmak zorundayız.
Unutmayalım ki; sesin yükseldiği yerde fikir ölür, kelimenin bittiği yerde şiddet başlar. Gelin, ekranların sesini kısalım; geleceğimizin ışığını açalım.