Bu pazar fırtınalı birkaç günün sonunda yağmurlu bir sabaha uyandım.
Penceremden dışarıda rüzgârın yarattığı kaos yıkılan kırılan camlar, kapılar, çatılar, artık yerini yağmurun serin yeknesak bir sessizliğine bırakmış.
Düzensiz altyapı, kötü mühendislik, artık kanıksanmış bir kalitesiz yaşam.
Fırtına ki bu fırtınanın seviyesi öyle çok büyük de değil, yaralanan ve hayatını kaybeden insanlara sebep oldu.
Uçan çatılar ve apartmanlardan kopan inşaat parçaları sokakları caddeleri teslim aldı.
Birçok yerleşim yerine neredeyse iki gün elektrik verilemedi.
Su sistemi, doğal gaz alt yapısı tedbir amaçlı kapatıldı insanlar soğuğu evlerinin içine kadar hissetti.
Peki neden?
Bu çağda bu kadar tabiata teslim olmak neden?
İlkel çağlarda tabiatın yıkıcı etkileri ile mücadele edememeyi hatta yakın çağlarda bile bu durumu kabul edebiliriz ama özellikle sanayii devriminden sonra dünya mühendislik biliminin geldiği göz kamaştıran gelişime rağmen hala neden orta şiddetteki depremler ile, orta derecede yağışlar neticesinde yaşadığımız seller, önemsiz fırtınalarda bile bu kaos ve insan kayıpları neden?
Çünkü ucuz kazanç hırslarımız, maliyetleri düşürmek için düşük kaliteli imalatlar ve yetersiz usta ve teknik donanım.
Yap sat mantığı ile betondan çimentodan kısmak, binaların statiğini çevre ve insan güvenliğini sağlayacak üretimleri yapmamak, uygun malzeme kullanmamak.
Mesela çatı bileşenlerinin tespitlemesini yapamıyor, bölge için seçilecek çatı biçimini uygulamıyoruz.
Kullanılan malzemeler dirençleri zayıf, ana bina bileşenlerine bağlantıları özensiz ve kalitesiz bu nedenle en ufak rüzgârda tümü ile binadan ayrılıyor ve serbest kalıp boşluklara düşüyor.
Balkonlar, pergoleler, cam bileşenli balkonlar özensiz ve ucuz maliyetler ile ve ucuz işçilik ile yapılıyor.
Tüm bu bina kalitesini takip edecek ve denetleyecek kurumlar, sık sık çıkan imar afları nedeniyle çaresiz bırakılmış.
Bilimsel veriler yerine bir takım başka ilişkiler bu denetlemelerin önüne geçmiş.
Devlet ihalelerinde en ucuza iş yaptırma mantığı baştan, kalitesizi yapmaya müteahhitleri teşvik ediyor.
Ucuza imalat zorlaması bu binalarda birçok önlemin alınmaması ile sonuçlanıyor.
Devlet ve belediyeler altyapı çalışmalarında kalite, gereklilik ve performans yerine popülist işlerin oy getireceğini düşünüyor bu birçok gereksiz ve sonuçta işe yaramayacak projelerin öncelik almasına neden oluyor.
Asıl acil ve önemli projeler raflarda kalıyor.
Orman yapısını düzenlemek, su tutan alan miktarını arttırmak yerine ormanlardan vaz geçiliyor azalan orman stoğu yağmuru tutamadığı için dereler hızla doluyor, su yolları üzerine yapılan yerleşimler bu hızlı debiye teslim oluyor.
Sonra da sel basmaları, insan kayıpları. Dere ıslah çalışmalarının maalesef amacı dere arazilerinden rant edinmek anlamına geliyor artık.
Su yollarında ani debi artışlarının mühendislik önlemleri maliyetli, oysa insan hayatı ucuz.
Konut alanlarının deprem riskleri, uygun mühendislik çözümleri arsa ve inşaat rantına teslim olmuş.
Başlangıçta uygun bina planlaması yok, imalatta ciddi kalitesiz ürün kullanımı ve işçilik var, son denetleme ve ruhsatlandırma aşamasında ufak tefek makyaj düzenlemeleri dışında yapılan bir ciddi denetleme söz konusu değil.
O nedenle her beş on yılda bir örneğin Japonya’da binayı sallamayacak depremlerde bile sayısız bina yıkılıyor ve can ve mal kayıpları oluyor.
Sonra soruşturmalar, mahkemeler ardından bir imar affı ölen, öldüğü ile kalıyor.
Elektrik, su, doğal gaz ve ulaşım gibi altyapılar artık sadece üst yapı.
Altta önemli bir çalışma, takip kontrol ve yenileme çalışması yok. Yorulan eskiyen bu yapılarda dostlar alışverişte görsün şeklinde yapılanlar zaten dayanıksız ve yetersiz.
Elektrik ve doğalgaz dağıtımının özel sektöre ya da belediye yan kuruluşlarına verilmesi ciddi bir sorun.
Çünkü bu şirketler maliyetlerden kaçmak için yenileme ve güçlendirme yapmıyor, yaptıklarını da çok üstünkörü yapıyorlar.
Sonuçta işte günlerce elektrik kesilmeleri, doğal gaz patlamaları ve su kalitesinde önemli sağlık sorunları meydana geliyor.
Geçtiğimiz aylarda Gebze’de metro altyapısının suçlandığı apartman yıkılması hadisesi hakkında hala açıklayıcı bir raporu yok, herkes usulsüz ve çok miktarda patlatmanın kayaç statiğini bozduğunu ve üst yapıların bundan etkilendiğini söylüyor bunun böyle olmadığı ile ilgili bir rapor hala yok.
Çünkü vatandaşın adı yok.
Bir küçük fırtınada son birkaç gündür yaşadıklarımıza bu çerçeveden bakmak lazım.
Artık Türkiye’de halkın yararına, denetlenebilir, şeffaf üretimler, bunları takip eden yöneticiler ve belki de en önemlisi bunun için yeni bir bilinç ve hayata bakış açısı, yaşam stratejisi geliştirmek ve geçmişin bu kalitesizliğinden kurtulmak gerekiyor.
Türk vatandaşı olmak ve bunun asaleti ile yaşamayı istemek işte başlangıç da bu olmalı.
Yapamazsak bir depremde, sel baskınında, bir fırtınada hayatını kaybedip unutulan zavallılar olarak kalacağız.
Bence bunu ciddi olarak düşünmek ve gerekenleri yapmak için çok zamanımız yok.