Ne çok anlaşılamayan insan varmış meğer…
Ve ne çok anlamaya yanaşmayan…
Herkes konuşuyor,
ama kimse gerçekten dinlemiyor.
Herkes bir şeyler anlatıyor,
ama kimse gerçeğin ağırlığını taşımak istemiyor.
Gördük ki,
gerçek dediğimiz şey
insanın yüzüne tutulmuş bir aynaymış aslında.
Ve çoğu insan
kendi yansımasından korktuğu için gözlerini kaçırmayı tercih ediyormuş.
Kalabalıklar içinde yalnız kalanlar var;
sözleri duyulup anlamı yutulanlar…
İçinde fırtınalar koparken
dışarıya “İyiyim.” diyenler…
Ne garip, değil mi?
Yalanlar alkışlanırken,
gerçekler hep sessizliğe mahkûm ediliyor.
Ama şunu öğrendim:
Gerçeklerden kaçanlar çoğaldıkça
onu söyleyenler daha da yalnızlaşıyor.
Ve belki de en acısı şu:
İnsan,
anlaşılmadığı yerde değil,
anlaşılmak bile istenmediği yerde tükeniyor…
Zaman geçtikçe fark ediyorsun:
Bazı insanlar seni anlamadığı için değil,
anlamak işlerine gelmediği için susuyor.
Çünkü anlamak sorumluluk ister,
vicdan ister, yüzleşmek ister.
Oysa kaçmak daha kolay…
Görmezden gelmek,
duymamış gibi yapmak,
bilmezden gelmek…
İnsan bazen düşünüyor:
Gerçekler mi ağır,
yoksa insanların onları taşıyacak cesareti mi yok?
Bir bakıyorsun:
En çok susanlar, en çok şey bilenler olmuş.
En çok konuşanlarsa
en az hissedenler…
Ve günün sonunda şunu anlıyorsun:
Herkes senin derinliğinde yüzemez.
Herkes senin gördüğünü göremez.
Herkes gerçeği sevmez…
Çünkü gerçek
her kalbe ağır gelir.
Ama yine de…
Bir gün herkes
kaçtığı ne varsa onunla yüzleşir.
Ve o gün geldiğinde
ne kalabalıklar kalır yanında,
ne de sustuğun o gerçekler…
Sadece sen
ve senden sakladığın her şey…
Bir de şu var:
İnsan, en çok da en yakını tarafından anlaşılmayınca kırılıyor.
Yabancının suskunluğu acıtmaz;
ama “Beni biliyor.” dediğinin susuşu
içinde yankı olur.
Bazı cümleler yarım kalır dilde,
çünkü karşısındaki tamamlayamaz.
Bazı duygular içe gömülür,
çünkü anlatacak bir kalp bulunamaz.
Ve zamanla insan
anlatmaktan vazgeçmeyi öğrenir.
Kelimelerini azaltır,
sessizliğini çoğaltır.
Artık herkesle konuşmaz,
herkese açılmaz…
Çünkü bilir ki
her kulak duyar ama
her yürek anlamaz.
Sonra bir gün
kendi içine döner insan…
Orada ne yalan vardır ne kaçış.
Orada sadece gerçek vardır;
tüm çıplaklığıyla.
İşte o zaman anlarsın:
Dünyanın en büyük kalabalığı bile
insanın içindeki boşluğu dolduramaz.
Ve insan
en çok kendine geç kaldığı için yorulur…