Kırgınlık, insanın içinden içe büyüttüğü sessiz bir ülkedir. Sınırları görünmez, haritalarda yeri yoktur ama orada yaşayan herkes yolunu bilir.
Bir sözle başlar çoğu zaman; söylenmeyen bir cümleyle, tutulmayan bir sözle ya da tam ihtiyaç duyulduğu anda eksik kalan bir omuzla…
İnsan gülümserken bile o ülkenin vatandaşı olduğunu hisseder. Çünkü kırgınlık, en çok da kalabalıkların içinde yalnız bırakır insanı.
Bu dünyada zaman ağır akar. Saatler, geçmişte takılı kalır; “keşke”ler ve “neden”ler aynı masada oturur. İnsan, kendine bile itiraf edemediği duyguları başkasına anlatamaz.
Haklı olmak ister ama huzurlu kalamaz. Susmak bir erdem gibi görünür, oysa suskunluk çoğu zaman içte biriken fırtınanın adıdır.
Kırgınlık dünyasında herkes biraz yorgun, herkes biraz eksiktir.
Kırgınlık dünyasında insanlar en çok kendilerine küser. “Ben nerede yanlış yaptım?” sorusu, başkalarına yönelmesi gereken hesapları içeriye çevirir.
Kalp, suçlu arar ama aynaya bakmak zorunda kalır. İşte bu yüzden kırgınlık, insanın omuzlarına görünmez bir ağırlık bırakır.
Ne kadar güçlü görünürsen görün, o yük geceleri daha ağır hissedilir.
Uykular bölünür, dualar yarım kalır, hayaller sessizce köşeye çekilir.
Bu dünyada affetmek zor bir kelimedir. Çünkü affetmek, yaşananı inkâr etmek değil; onunla yaşamayı öğrenmektir.
Kırgın insan bilir: Unutmak mümkün değildir ama kabullenmek mümkündür. Zaman her şeyi iyileştirmez; bazı yaraları sadece insanın bakış açısı sarar.
Kırgınlık, doğru yerden tutulursa bir ders olur; yanlış yerde taşınırsa bir ömürlük yük.
Ve insan bir gün anlar… Herkes kalbimizde kalacak kadar temiz değildir. Bazıları sadece bir durak, bazıları bir imtihandır. Kırgınlık dünyasından çıkış yolu da tam burada başlar.
Beklentileri azaltıp merhameti çoğalttığında, kalp hafifler. Çünkü insan, herkesi olduğu gibi kabul ettiğinde değil; herkesi kalbinde taşımak zorunda olmadığını öğrendiğinde özgürleşir.
Ama yine de bu dünyanın kapıları tamamen kapalı değildir. Bazen içten bir özür, bazen gecikmiş bir anlayış o kapıyı aralayabilir. Kırgınlık, affedilince küçülür; anlaşıldıkça anlamını yitirir. İnsan, kalbini sürekli bu dünyada tutamaz.
Çünkü kalp, yük taşımak için değil; sevmek, inanmak ve yeniden başlamak için yaratılmıştır.
Kırgınlık dünyasında en zor şey, hâlâ sevebilmektir. İnsan canını acıtanla arasına mesafe koyar ama kalbiyle arasına koyamaz.
Unuttum dersin, geçti sanırsın; bir şarkıda, bir sokak köşesinde, tanıdık bir kokuya rastladığında kırgınlık yeniden ses verir.
Çünkü bazı duygular terk edilmez, sadece susar. Ve insan en çok, susan duyguların gürültüsünden yorulur.
Bu yüzden kırgınlık dünyası bir son değil, bir duraktır. Orada biraz durulur, düşünülür, eksikler tartılır. Kim neyi hak etti, kim neyi taşıyamadı…
Sonra kalp, kendine bir yol çizer. Ya affedip hafifler ya da vedalaşıp güçlenir. Her iki durumda da insan değişir.
Çünkü kırgınlık; can yaksa da, kalbi eğitir. Ve insan, kırıldıkça değil; kırıldığı yerden kalkmayı öğrendikçe büyür.
Kırgınlık dünyasında insan, en çok “anlaşılmamak”tan yorulur. Anlatırsan yük olacağını sanırsın, susarsan eksik kalırsın. Kalp ile dil arasında mesafe açıldıkça yalnızlık büyür. Herkes seni güçlü zanneder ama kimse o gücün kaç parçadan toplandığını sormaz.
İşte kırgınlık tam da burada kök salar; görünmeyen fedakârlıkların, duyulmayan cümlelerin içinde.
Ve zamanla insan şunu öğrenir: Her yara kapanmak zorunda değildir. Bazıları hatırlatmak için kalır.
Kim olduğunu, nerede durman gerektiğini, kime ne kadar yaklaşacağını öğretir.
Kırgınlık dünyasından çıkan insan eskisi gibi saf değildir ama daha bilgedir.
Kalbi hâlâ sevebilir, ama artık kendini u