Bazı insanların kalbi kırıldığı için değil, hiç atmadığı için taştır. Onlar acıdan sertleşmiş değildir; en başından beri hissizdir. Anlamayı denememiş, empatiye yaklaşmamış, başkasının yükünü bir an olsun omzuna almamıştır.

Bu taş kalplilik bir savunma değil, bir tercihtir. Duvarlarını yaralardan değil, umursamazlıktan örmüşlerdir. Karşısındakinin gözündeki çaresizliği görür, ama dönüp bakmazlar. Çünkü bakmak sorumluluk getirir, onlar sorumluluktan kaçar.

Sözler onlara çarpar ve yere düşer. Ne bir sitemi duyarlar ne bir çığlığı fark ederler. Her şey kendi merkezlerinde döner; başkasının acısı, kendi konforlarını bozmadıkça yok hükmündedir.

Bu insanlar sevgiyi dillerinde taşır ama kalplerinde barındırmaz. “Haklısın” derler ama hiçbir şeyi değiştirmezler. Affedersin derler ama aynı yerden kırmaya devam ederler. Çünkü pişmanlıkları da yüzeyseldir, merhametleri gibi.

Onlarla konuşmak duvara konuşmak gibidir. Anlatırsın, yorulursun, susarsın… ama karşılık alamazsın. Çünkü anlamak istemeyen bir kalbe, en doğru cümleler bile yabancı bir dil gibidir.

Taş kalbi taş olanlar, kendilerini güçlü sanırlar. Oysa bu güç değil, duygusal bir çürümedir. Hissetmemek cesaret değil, eksikliktir. Bir kalbi incitip yoluna devam edebilmek erdem değil, vicdansızlıktır.

Onlar kimseyi kaybettiklerini sanmazlar. Gidenleri “zayıf”, kalanları “alışmış” sayarlar. Ama fark etmezler; her gidişle biraz daha ıssızlaşırlar. Kalabalıklar içinde bile yalnız kalırlar.

Bir gün gerçekten sevilmek isterler. Ama o gün geldiğinde, sevgi onları tanımaz. Çünkü sevgi, kendisini hiçe sayan kalplere uğramaz. Anlamayan kalplere tutunmaz.

Taş kalbi taş olan insan, kendine bile yabancıdır. Aynaya baktığında güçlü bir duruş görür ama içindeki boşluğu görmez. O boşluk, zamanla her şeyi yutar; sesi, bağı, insanlığı…

Ve en acı gerçek şudur: Taş kalbi taş olanlar değişmez. Çünkü değişim, önce anlamayı gerektirir. Anlamayan bir kalbin tek kaderi, kendi sessizliğinde çürümektir.