Akşamın ağır adımlarla çöktüğü bir vakitte, denizin kıyısında, kimsenin fark etmediği bir rıhtımda oturuyorum.

Dalgalar usulca taşlara çarpıyor; her vuruşta içimde bir şeyler kırılıyor sanki. Gökyüzü solgun, şehir uzak, insanlar yabancı…

Ve ben, kendi yalnızlığımın içinde, kendime bile misafir gibiyim.
Beklemek…

Belki de insanın en derin imtihanı.

Ne geleceği belli olan bir gemi var ufukta ne de içimde kesinleşmiş bir umut. Ama yine de bekliyorum.

Çünkü bazı gidişlerin ardından insanın elinde kalan tek şey beklemektir. Ne giden geri döner çoğu zaman ne de kalan yerinde durabilir.

İşte ben o arada kalmışım; ne tamamen gitmişim hayattan ne de kalabilmişim eskisi gibi.
Yalnızlık dediğin, sadece birinin yokluğu değilmiş meğer…

Bir sesin eksikliği, bir bakışın yarım kalışı, bir kelimenin içinden geçip de söylenemeyişiymiş. İçimde biriken her cümle, bu rıhtımda dalgalarla konuşuyor şimdi. Kimse duymasa da deniz biliyor suskunluğumu.


Bir zamanlar aynı gökyüzüne bakıp aynı hayali kurduğumuz günleri hatırlıyorum. Şimdi o gökyüzü bile yabancı bana.

Yıldızlar yerinde ama anlamları değişmiş. Çünkü bazı insanlar giderken sadece kendilerini götürmez; senin içindeki ışığı da söküp alır.


Gece biraz daha koyulaştı şimdi…
Rıhtımın taşları bile suskunluğa büründü. Birkaç martı sesi, uzaklardan gelen bir vapur düdüğü…

Hepsi sanki içimde yankılanıyor.

Zaman ilerliyor ama benim için durmuş gibi. Saatler geçiyor, ama bekleyiş hep aynı yerde, aynı ağırlıkta kalıyor.


Üşüyor insan yalnızken…
Sadece bedeni değil, hatıraları da üşür. Eskiden içimi ısıtan anılar şimdi içimde bir sızı gibi dolaşıyor. Gülüşler, sözler, o eski günler… Hepsi birer hayal gibi uzakta. Sanki yaşanmış değil de, sadece bir rüya olarak kalmış.


Bir ara kalkıp gitmek istiyorum buradan. Her şeyi ardımda bırakıp bu rıhtımı, bu denizi, bu bekleyişi terk etmek…

Ama adımlarım geri dönüyor yine. Çünkü insan bazen en çok canını yakan yerde kalır. En çok kırıldığı yerde bekler. Belki de iyileşmek için, yarasının olduğu yeri terk edemez.


İçimde bir ses var, sürekli fısıldayan:
“Git…” diyor, “Artık kimse gelmeyecek…”
Ama başka bir ses, daha derinlerden gelen, inatla direniyor:
“Belki…” diyor, “Belki bir gün…”
İşte o “belki” var ya…


İnsanı hayata bağlayan en ince iptir. Kopacak gibi olur, ama kopmaz. Çünkü insan, en karanlık anında bile umut etmeyi bırakmaz.

Ne kadar yorgun olursa olsun, bir gün her şeyin değişeceğine inanmak ister.
Ve ben…
Hâlâ buradayım.
Dalgaların anlattığı hikâyeleri dinliyor, rüzgârın getirdiği hatıralarla yaşıyorum.


Belki bir gün, hiç beklenmedik bir anda ufukta bir gemi belirir. Belki içinde bir ses vardır, adımı eskisi gibi söyleyen…

Belki bir gün bu rıhtımda bekleyen sadece ben olmam. Belki yalnızlık yerini bir “biz”e bırakır.
Ama o gün gelene kadar…
Ben burada kalacağım.
Yalnızlıklar rıhtımında, sessizce beklemeye devam edeceğim.
Ben susacağım, deniz konuşacak.
Ben bekleyeceğim, zaman geçecek.
Ve bu rıhtım…
Benim yalnızlığıma şahit olmaya devam edecek.