Bugün sokağa çıktığınızda; pazarın akşam dağılmasını kollayan, fırından bayat ekmek var mı diye sorarken sesi titreyen ya da bir park köşesinde vaktini öldürmeye çalışan o kalabalığın içinde bir emekli görürsünüz.

Bir zamanlar harçlık verdiği çocuklarından bugün utana sıkıla harçlık bekleyen, ev kirasını ödeyemeyip çocuklarının yanında sığıntı gibi yatan, kırk yıl bu ülkenin harcına alın teri katıp ömrünün sonunda bayat ekmek sorarken sesini alçaltmak zorunda bırakılan o koca çınarlar artık sabır kelimesini duymak istemiyor.

Pazarın dağıldığı saatlerde tezgahların arasında daha ucuza ne kalmış diye bakan, torunu kapıdan girince sevineceği yerde cebi boş olduğu için kalbi sıkışan bu insanlar için hayat artık bir dinlenme durağı değil, ağır bir hayatta kalma savaşına dönüştü.

Sağlık randevusu için aylar sonrasına gün alan, ilaç farkını ödeyemeyen ve yetmiş yaşında inşaat bekçiliğine koşan emeklinin feryadı artık arşa ulaşıyor.

Ankara’nın tuzu kuru koridorlarında yankılanan sesler ise sokağın bu feryadından çok uzaklarda yankılanıyor.

Tam da bu yangının ortasında AK Parti Grup Başkanvekili Sayın Akbaşoğlu, elindeki jeolojik reçeteyi uzatıyor. Emeklinin sofrasındaki yangını söndürmek için Karadeniz’in serin sularını ve Gabar’ın derin petrol yataklarını işaret ediyor.

Sayın Akbaşoğlu’nun formülü net; o gaz evlere ulaşacak, o petrol fışkıracak, devletin dışarıya verdiği döviz kasada kalacak ve işte o "tasarruf edilen" parayla emekli ihya edilecek.

Bu vaadi dinlerken, insan ister istemez yüzyıllar öncesinden Nasrettin Hoca’nın o meşhur borç ödeme planını hatırlıyor.

Biliyorsunuz; Nasrettin Hoca bir hayli borçlanmıştır ve alacaklısı kapıya dayanıp borcunu ister.

Hoca, son derece vakur ve emin bir tavırla alacaklısını bahçeye çıkarır.

Yol kenarındaki çitleri ve diktiği çalıları göstererek şu meşhur planı açıklar: "Buradan koyunlar geçecek, yünleri çalılara takılacak, ben o yünleri toplayacağım, hanım eğirecek, ben de pazarda satıp senin borcunu ödeyeceğim."

Alacaklı bu uzak ihtimaller zincirine bakıp kahkahayı patlatınca Hoca tarihe geçen o sözü söyler: "Peşin parayı görünce nasıl da gülersin!"

Bugün Akbaşoğlu’nun Gabar üzerinden kurduğu müjde denklemi de Hoca’nın çalılarından farksız bir yere çıkıyor.

Sayın Akbaşoğlu’nun ekonomi vizyonu ile Hoca’nın çalıları arasındaki o trajikomik benzerlik, bugünün Türkiye’sinin özetidir.

Emekli bugün kasaptaki etin fiyatıyla dertlenirken, kendisine Gabar’daki petrolün "gravitesi" teselli olarak sunuluyor.

Mutfaktaki yangın her geçen gün büyürken, iktidar kanadı bizi yerin yedi kat altındaki o meşhur "koyun sürülerini" beklemeye davet ediyor. Gaz çıkacak, borular döşenecek, ithalat duracak, tasarruf edilecek ve nihayet o para bir gün emeklinin cebine uğrayacak...

Ancak ne yazık ki; ne o çalılar emeklinin karnını doyuruyor ne de yerin altındaki rezervler yerin üstündeki enflasyonu soğutmaya yetiyor.

Hoca’nın hikayesinde koyunlar en azından yerin üstünde, gözle görülür bir mesafedeydi;

Akbaşoğlu’nun hikayesinde ise refah, henüz ulaşılamamış bir derinlikte, belirsiz bir takvime hapsedilmiş durumda. Gerçek bir ekonomi yönetimi, halkı "geçmemiş koyunun yünüyle" teselli etmek değildir.

Emeklinin acil ihtiyacı, borulardaki gazın yolculuğu değil, tenceresindeki aşın kaynamasıdır.

Eğer umutlar Gabar’ındibindeki petrole bağlandıysa, o petrol fışkırana kadar bu insanların nefesinin yetmeyeceği, o sofraların çoktan boş kalacağı gün gibi ortadadır.

Hoca’nın alacaklısı gibi biz de gülüyoruz; ama Sayın Akbaşoğlu’nun sandığı gibi sevinçten değil, çaresizliğin verdiği o acı histen dolayı.

Çünkü biliyoruz ki; peşin parayı, yani insanca yaşayacak bir maaşı görmeden, Gabar’ın yünüyle ne kış geçer ne de bu dert biter.